20 Ocak 2013 Pazar

EKRANCILIK CAN SIKINCA...

Hayatımın son 20 gününde hiç maruz kalmadığım kadar teknolojiye ve ekranlara maruz kalıyorum. Teknolojiyle sabah 07.30'da başlayan birlikteliğim gece 02.00'ye kadar sürüyor, her gün. Projeler, ödevler, videolar, twitter hatta kitap okumak bile... Yoğunluklarımızdan dolayı kimi zaman yanımdaki insanla bile ekran üzerinden iletişim kuruyorum. Bu gidişatın sonu nereye varır bilemem ama sağlıklı olmadığına eminim :/
Sağlık önemli, unutulmamalı. 

-Bana de bir e-reçete verir misiniz Doktor? 






16 Ocak 2013 Çarşamba

CANLI ÖLÜLER

“Özel Bölümünüzdeki görevlilerin tersine, yirminci yüzyılda ‘ölü canlar’ın varlığına inanmıyorum.”      Bir Yerde/Jerzy Kosinski
 Canlı Ölüler

Jerzy Kosinski’nin 19 dile çevrilmiş olan ‘Bir Yerde’ isimli kitabı, Amerikan medyasına ve medya aracılığıyla halkının normlar üzerinden algıladığı meselelerine çok ince eleştirilerde bulunmayı amaç edinmiştir. Kitabın ilk yazıldığı ve yayınladığı tarihe bakıldığında, 70’li yılların Amerikasını ve o dönem daha yeni icat edilmiş televizyon ile halkın ilişkisini görüyoruz. Kosinski’nin romanı bir Pazar günü başlamış ve 7 bölümde kaleme alınan hikayesi kuvvetle muhtemeldir ki yine bir Pazar günü bitmiş. İnsanın zaman algısına yönelik bir dilimi ele almış ve aslında bu vesileyle de medya’nın ne kadar sıra sürede söndüğünü, tabir-i caizse bayatladığını göstermek istemiş. En olmadık kimseyi, en olmadık şekilde bir anda  pohpohlayarak tepelere çıkaran medya, aslında sadece istediğini alır ve meselenin özüyle kimse ilgilenmez. ‘Chance’ eseri kim varsa o anda orada, medyatik olan o’dur, herkes onu konuşur.
Kitabın kahramanı Bahçıvan Chance, kimliği ve soyu belirsiz asosyal bir adamdır. Yaşlı ihtiyar bir adam tarafından eve alınmıştır ve her gün bahçesiyle uğraşır, oyalanır ve hiç dışarıya çıkmadan, televizyondan gördüğü kadarıyla hayatını yaşar. Hayatını tek farklı kılan unsur televizyondur ve hayat ile diriliğin sembolü olan bahçesinden dışarı çıkmaz. Sadece yapay ve yönlendirmesi çok kolay olan televizyon’daki hayatı olan Chance, bütün bu yabancılığı sorgulamaz bile. Yalnızca kendi temel ihtiyaçları giderilir, yemeği verilir ve bir nevi ‘uyutulurak’ geçirir hayatını. Hiç hastalanmayan, hiçbir yerde kaydı olmayan, hiç dışarı çıkmayarak absürd, olağandışı bir hayat yaşayan ve etrafı yaşlılarla dolu olan Chance, artık geçmişte kalmış olan Amerika’nın saf çocuğudur. Geçmişe dair tutunduğu son dalı olan Yaşlı İhtiyar da ölünce, düğümler çözülür ve kimliksizliği nedeniyle sokağa atılır. Kapitalist düzen, emekçi bahçıvanı dışarı atmıştır ve Chance’ın insanlarla bir araya gelir gelmez başlayan medyatik bağlantısı onu alıp başka bir yere götürecektir.
Chance’ın, tesadüfen E.E. isimli kadınla birlikte onun evine gitmesi ve sonrasında Mr. Rand aracılığıyla tanıştığı Başkan ile arasında bir bağlantı kurulması sebebiyle, televizyoncular, fotoğrafçılar ve kameracıların arasında geçen hayatının onu nasıl bir yere taşıdığını görüyoruz kitap boyunca. Hakkında hiçbir bilgi bulunamayan, ne idüğü belirsiz bir adamdır Mr. Gardiner. Bahçe dışında hiçbir şey bilmemektedir ve ona sorulan soruların tamamını tek bildiği bahçeden bahsederek anlatır. İnsanlar ve medya Chance’ın tüm bunları bilinçli söylemiş olduğunu düşünse de, Chancey komplike düşünemeyecek kadar hayatın dışında kalmıştır.
Bir Amerikan prototipi olan bu Kosinski kitabı, Amerika’yı politik olarak taşlayarak, Amerikan medya organlarını eleştirir. İlgi duyanlara tavsiye edilebilir.  

10 Ocak 2013 Perşembe

SİX THİNKİNG HATS

 “To perceive is to suffer.”  Aristotle
Geçen yıl aldığım Pedagojik Formasyon Eğitimi derslerinden birinin içeriklerinden olan Altı Şapka Tekniğini bizzat yaşayarak öğrenmek bugüne nasipmiş. Kişilere farklı düşünme ve hissetme açıları oluşturan, hatta buna mecbur bırakan bir teknikle bambaşka açıları ve görüşleri aktarmamız beklendi. Bir meseleye normalde asla bakmayacağın bir pencereden bakıyorsun, o düşünceleri hissetmen bir de desteklemen bekleniyor. Zor zanaat.

Bu oyun, Nezih Bey'in son derste aktardığı rol esnekliği ve empati 'kuralları'nı öğrenmemizi kolaylaştırıcı bir etkiye sahipti fakat hayattaki her şey bu kadar olgusal ve soyut değildir. Kendini başkasının yerine koyabilmek, onun gibi hissedebilmek hakikaten bu kadar kolay mıdır? Hiç sokakta uyumamış birinin, hayatını sokakta geçirmiş birini anlamasını bekleyemeyiz. Hiç kıyafeti olmamış Arakanlı küçük bir çocuğun hissettiklerini anlayamayız. Bunun en önemli sebebi hayatın sabit bir çizgide ilerlemiyor olmasıdır ve herkesin her şeyi farklı oranda hissetmesidir. Yazılanlar, söylenenler, izlenenler sadece tek bir kişinin tek bir tecrübesinden algıladığı kadarını anlatır. Dünyadaki tüm insanların ürettiği eserlere ulaşıp, onları okusak, izlesek, seyretsek, onlarla birebir konuşsak bile, hayatını sokakta yaşamış o kişiyi ya da o çocuğu anlayamayız. İstediğimiz şapkayı takalım kafamıza, istediğimiz renge yakın hissedelim ya da hissetmeyelim kendimizi, onlar her defasında kendi renklerini ortaya çıkaracaklardır çünkü herkesin kendine özel bir rengi vardır. Bu renk kimileri için daha yakın bir tondur ama hiç bir zaman tam olarak aynısı olmamıştır, bundan sonra da olacağını sanmıyorum. O yüzden herkes kendi tecrübesini yaşar ve onu yaşarken ya boğulur, ya su üstünde kalır ya da karaya ulaşmayı başarır. Herkes için aslında kendi tecrübesi vardır.

(Fotograf alıntıdır)
Yapabileceğimiz en büyük şey, olabildiğine farklı renklerde şapkalar takarak o insanları dinlemek ve onlarla konuşmak. Ortak bazı noktalar bularak, renk skalasında biraz daha o kişinin rengine yaklaşabiliriz. Aristo'nun yukarıda alıntıladığım acı çekme kavramını tam da bu nokta için kullandığını düşünüyorum. Kişi acı çektikçe anlama oranı artıyor ve skalada yer değiştiriyor.

Nihai olarak, her insanla bulunabilecek en az bir ortak özellik vardır. Bunu sadece istemeliyiz ve şapkayı takmaya cesaret etmeliyiz.  

Acts of Man:
http://fizy.com/#s/1fdwe0

7 Ocak 2013 Pazartesi

Şiir iyidir.

Sezai Karakoç ile Cemal Süreya'nın uğruna çekiştiği Muazzez Akkaya -bilindik ismiyle Mona Roza- kimi seçmeliydi?

Nacizane fikirlerime göre Sezai Karakoç 'Mona Roza' isimli şiiriyle araya dehşet fark atarak birinci olmalıydı. Muazzez Hanım Sezai Bey ile bir ömür geçirmeliydi. Nasip olmamış, ayrı mesele.

6 Ocak 2013 Pazar


(Fotoğraf alıntıdır)


Anadolu Ajansı Haber Akademisinin ilk gününde aldığımız Etkili İletişim dersi oldukça farklı ve renkli başladı. 


Prof. Nezih Orhon Hocayla bugün derste bahsettiğimiz konuların pek çoğu yeni ve esasında hep ortalıkta konuşulup da bir türlü 'bilimsellik' kazandıramadığımız mevzulardı. Buna örnek olarak beni en çok heyecanlandıran ve düşündüren konunun Sosyal Medya içerikli dakikalar olduğunu söylemeliyim. Arap Baharı örneğin, kime göre bir Bahar? Bu kavramı literatüre geçiren kim ya da kimler? Sosyal Medya bu noktada gerçekten de vurgulandığı kadar önemli midir? Bu platformda yazılan bir çok metnin hızlı, kısa ve esasında sığ olduğunu, çabuk tüketilmesiyle bağdaştırırsak, Arap Baharı gibi büyük bir devrim niteliği taşıyan bir değişimin bu özelliklerle bağlantılı olduğunu ama tek başına yeterli olmadığını görebiliyoruz. 
Bazen tek bir kavramla bir çok şey anlatabildiğimizi düşünsem de, bugün çok daha fazla kullanılan bir diğer öğenin 'görüntü kullanmak' olduğu da bir gerçek. Bugünü esas alan yöntemlerin başında etkili olmak geldiği için, istediğimiz yankıyı uyandırabilmek ve dolayısıyla da bu yolla etkili olabilmek için görsel ve yazılı ifadenin önemsenmesi gerekiyor. Arap Baharıyla ilgili çekilen fotoğrafları yazılı metinlerden daha çok takip etmiştim çünkü daha çok ilgimi çekmişti. BBC'nin yaptığı kısa belgeseli izleyerek, daha çok hissetmiştim Tunus'ta, Mısır'da nelerin olup bittiğini.  
Bunların yanı sıra Sosyal değişimlerin ve sosyal gerçekliğin de farkında olmanın gazeteciliğin temel ilkelerinden olduğunu belirten Nezih Bey, oyunlarla bilgiyi geliştirmenin ve davranışlarla/eylemlerle içselleştirmenin bir gazeteci için vazgeçilmez olması gerektiğini de söyleyerek, geçen haftanın ilk ve son dersini bitirmiş oldu. Bugünkü sosyal değişimleri takip edebileceğimiz en hızlı ve büyük organın sosyal medya olduğunu facebook hesabımı sildiğim zaman anlamıştım. O zaman twitter hesabım da yoktu ve 1 aylık bir süre boyunca olup bitenlerden, tüm yeniliklerden bihaber olduğumu farkettim. Bu değişimi yoksayamayacağımı ve mutlaka ama mutlaka olup bitenleri bir sosyal paylaşım sitesi yoluyla takip etmem gerektiğini anlayınca, twitter hesabı açtım.,
Evet bu bir oyun, bir bilgi aktarımı ve paylaşımı ama asla değişimin kendisi için yeterli değil.